HERŞEY BU TOPRAKLARDA DOĞDU VE DÜNYAYA BU TOPRAKLARDAN YAYILDI
Uygarlığın Beşiği ANADOLU ve Çalınan Mirası
İnsanlık tarihi uzun süre boyunca büyük bir yanılsamanın gölgesinde yazıldı. Akıl, felsefe, bilim ve sanatın MÖ 6. yüzyılda Yunanistan anakarasında, adeta bir mucize eseri aniden filizlendiği anlatıldı. Oysa toprak yalan söylemez. Arkeolojinin ve sarsıcı tarihi delillerin ortaya koyduğu gerçek şudur: Bugün "Yunan medeniyeti" diye dünyaya sunulan tüm entelektüel ve yapısal miras, Ege’yi aşarak batıya göç eden kadim Anadolu halklarının, yani Luvilerin, Karyalıların ve Hititlerin öz be öz mirasıdır.
Bu ezberi bozan en güçlü akademik ses, Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük klasik arkeologlardan Prof. Dr. Fahri Işık’tır. Işık, yıllarca yürüttüğü Patara kazılarından ve Anadolu genelindeki araştırmalarından elde ettiği bulgularla, Batı dünyasının Pan-Hellenistik tezlerini bilimsel olarak altüst etmiştir. Onun "Uygarlık Anadolu’dan Doğdu" eseriyle ortaya koyduğu sarsıcı gerçek çok nettir: "Hellas'tan geldiğini sandığımız her şey, Anadolu'nun kendi yaratısıdır." 
Izgara Planlı Şehirler: Atina’dan 40 Yıl Önce Anadolu
Medeniyetin en somut göstergesi, insanın yaşadığı alanı nasıl organize ettiğidir. Batı dünyası, düzenli şehir plancılığının (Izgara Plan Sistemi / Hippodamos Planı) başlangıcını Atina ve çevresine mal eder. Ancak kronolojik gerçekler bu tezi kökten çürütür:
- Milet ve Priene Öncülüğü: Sokakların birbirini dik açıyla kestiği, geometrik ve rasyonel "ızgara kent planı", Atina’da görülmeden tam 40 yıl önce Batı Anadolu’nun kadim Luvi-Kar kenti olan Milet’te (Aydın) ve ardından Priene’de mükemmel şekilde uygulanmıştır.
- Mimar Hippodamos Gerçeği: Bu sistemin mucidi sayılan Hippodamos, Yunanistanlı değil, Miletli bir Anadoluludur. Atina, şehirlerini planlamak ve o düzene kavuşabilmek için Anadolu’nun mimari dehasını ithal etmek zorunda kalmıştır. Prof. Dr. Fahri Işık'ın da vurguladığı gibi; Avrupa'nın ana kenti Atina değil, Milet'tir.Mimarideki bu rasyonellik, Anadolu insanının evreni ve yaşamı matematiksel bir akılla düzenleme becerisinin en somut kanıtıdır.

Felsefe, Bilim ve Tıp: İthal Edilmeyen, Bu Topraklarda Doğan Akıl
Batı, felsefeyi ve bilimi Atina ile özdeşleştirir; oysa ilk düşünürlerin hiçbiri Atina’yı görmemiştir bile. Doğayı ve evreni mitolojiden arındırarak akılla (Logos) açıklama cesareti, ilk kez Anadolu topraklarında yeşermiştir:
- Doğa Filozofları: Evrenin özünü suda arayan Thales, sonsuzlukta arayan Anaximandros Miletlidir. Evrendeki mutlak değişimi ve diyalektiği keşfeden Herakleitos Efeslidir. İnsan biçimli tanrıları reddedip evrensel hümanizmi başlatan Ksenofanes İzmirlidir.
- Bilimin Kurucuları: Tarih biliminin babası Herodot Bodrumlu (Karyalı), coğrafyanın öncüsü StrabonAmasyalıdır.
- Modern Tıbbın Anadolu Kökenleri: Tıbbı büyüden, batıl inançlardan ve tanrıların cezası olduğu algısından ayırıp gözleme dayalı klinik bir bilim haline getiren Hipokrat, İstanköylü (Kos) bir Anadoluludur. Onun bıraktığı mirası devralıp anatomik ve farmakolojik çalışmalarla zirveye taşıyan, Roma imparatorlarının hekimliğini üstlenen Galenise Bergamalı (Pergamon) bir Anadolu dehasıdır. Atina ve Roma daha karanlıktayken, Anadolu'nun Asklepionları tıp dünyasının ilk ve en gelişmiş şifa merkezleriydi.
Kadeş’ten Troya’ya: Anadolu’nun Ortak Savunması
Bu entelektüel ve mimari üstünlük, askeri ve siyasi alanda da bir "Anadolu Bilinci" yaratmıştır.
- Kadeş Antlaşması (MÖ 1269): Hititler, Mısır emperyalizmine karşı dururken ordunun omurgasını Batı Anadolu’daki Arzawa (Luvi) ve Lukka (Likya) savaşçıları oluşturuyordu. Bu, tarihin ilk büyük Anadolu İttifakıydı.
- Troya Savaşı: Homeros’un İlyada destanında anlatılan o büyük kuşatma, iddia edildiği gibi bir Helen zaferi değil, batıdan gelen istilacı Akalara karşı Wilusa (Troya) çatısı altında birleşen Karyalıların, Likyalıların, Friglerin ve Mysialıların, yani topyekün Luvilerin verdiği bir vatan savunmasıydı. İşte bu muazzam medeniyet üstünlüğü yüzünden, tarih sahnesine çıkan tüm Batılı milletler ve imparatorluklar, kendilerine bir meşruiyet, asalet ve soyluluk devşirmek istediklerinde gözlerini hep bu kadim topraklara, özellikle de Troya mirasınadikmişlerdir. Kendini "uygar" ilan eden Avrupa, asil soy kütüğünü oluşturabilmek için adeta bir Anadolu kökeni yaratma yarışına girmiştir:
- Roma’nın Troyalı Atası (Aeneas): Dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Roma İmparatorluğu’nun kurucu atası Aeneas, Troyalı (Wilusalı) bir Anadolu prensidir. Romalılar, barbar mufassalından sıyrılıp soylu bir kimlik kazanmak için kendilerini resmi olarak Troya'nın küllerinden doğan bu Anadolu mirasına dayandırmışlardır.

- Fransızların "Francus" Miti: Orta Çağ Fransız tarih yazımında (Chronicles of Fredegar), Fransız kraliyet soyunun ve Frankların kökeni, Troya Savaşı'ndan kaçmayı başaran ve adı "Francus" olan hayali bir Troya prensine bağlanır. Fransızlar yüzyıllarca, asil kanlarının kökeninin Anadolu'dan geldiğini savunarak Avrupa'da üstünlük iddia etmiştir.
- Venedik ve Antenor Efsanesi: İtalya'nın en köklü denizci cumhuriyeti olan Venedikliler de kökenlerini Troya'nın bilge komutanı Antenor'a bağlarlar. Şehrin kurucu asaletini Anadolu'nun bu büyük destanına dayandırmak, Orta Çağ Avrupası'nda en büyük güç gösterisiydi.
- Bismarck ve Helen Öykünmesi: Alman tarih yazımının ve devletleşme sürecinin mimarı Bismarck, kurulan yeni Alman kimliğini rasyonalize etmek ve yüceltmek için onu antik Helen süzgecine oturtmaya çalışıyordu; oysa o Helen kültürü doğrudan Anadolu’dan (Milet ve Efes aydınlanmasından) beslenmişti.
- İngiliz Kraliyeti ve Akdeniz Hattı: İngilizlerin kendi köklerini Anglo-Sakson ve Cermen unsurlar üzerinden antik Yunan-Ege havzasına bağlama çabası tarihsel bir saplantıdır. Yakın tarihte bile bu bağ fiziki bir hal almış; İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in eşi Prens Philip, doğrudan Yunanistan ve Danimarka veliahtı unvanını taşıyan bir hanedan üyesi olarak İngiliz sarayına katılmıştır. Batı aristokrasisi, gücün ve estetiğin tapusunu elinde tutabilmek için soy ağacını hep Ege'nin doğusuna, Anadolu'nun çeperine doğru uzatmıştır.
Prof. Dr. Fahri Işık’ın arkeolojik delillerle ispatladığı üzere; MÖ 1200'lerde yaşanan göçlerle Hitit ve Luvi kentleri yıkılsa da, bu toprakların insanları yok olmadı. Genetik ve kültürel miras yerinde kaldı, biçim değiştirdi, batıya göçlerle Yunan medeniyetinin temel taşlarını döşedi. Fahri Işık'ın deyimiyle Luviler, yani "Işığın İnsanları", çağdaş değerleri ve aydınlanmayı batıya taşıyan asıl öznelerdi. Anadolu’nun bu rasyonel, dogmaya isyan eden ruhu; yüzyıllar sonra bu topraklarda Diyojen’in mülkiyete meydan okuyan felsefesiyle, daha sonra ise Mevlana ve Yunus Emre’nin insan odaklı tasavvuf bilgeliğiyle birleşti.
Şehirleri ızgara gibi geometrik bir akılla çizen, felsefeyi başlatan, tıbba can veren, sanatı mermere kazıyan ve tüm dünya hanedanlarının kök devşirmek için can attığı Anadolu; insanlığın ve medeniyetin yegane, taklit edilemez beşiğidir.
Bugün batı medeniyeti diye bahsedilen ve imrendiğimiz o gösterişli yazılar ve anlatımlar gözünüzün önüne gelsin ve kendinize gelin. Biz bu topraklara 1071 de gelmedik bu topraklarda yaşayanlar hep vardı. İsimleri farklı olanlar da vardı ama tarih ve bu karşılaştırmalı arkeolojik bulgular ile anlaşılan odur ki bu topraklarda varolmak ve yaşamak bedel ödemek demek. Unutma tüm dünya köklerini bu topraklarda meşrulaştırmak için çaba sarfederken sen herşeyden daha fazla sahip çıkmak ve özveride bulunmak zorundasın.
Yorumlar
Yorum Gönder