MUHAFAZAKAR DEMOKRAT MI? SEKÜLERİZM Mİ?
MUHAFAZAKAR DEMOKRASİDEN, SEKÜLER TARAFA;
Siyaset Sahnesinde Fikir Adamlarının Tasfiyesi
Günümüz Türkiye’sinde hangi siyasi partinin programına, kongresine veya meydanlardaki söylemlerine bakarsanız bakın, geçmişin o köklü, felsefi ve toplumsal kalkınmayı hedefleyen doktrinlerinden eser kalmadığını görürsünüz. Siyaset sahnesi, topluma uzun vadeli bir gelecek ve büyük fikirler vadeden bir "vizyon yarışı" olmaktan çoktan çıktı; tamamen kamusal kaynakların yönetimi ve bölüşümü üzerine kurulu pratik bir ortaklığa dönüştü.
Peki, bizi büyük fikir adamlarının ve stratejistlerin tasfiye edildiği bu doktrinsizleşme sürecine ne getirdi?
Kavramların çelişkisi ve pragmatizm
Siyaset tarihinde partiler, kendilerini var eden ideolojik kimliklerle anılırlar. Örneğin AK Parti, kuruluş yıllarında kendisini "Muhafazakar Demokrat" olarak tanımlamıştı. Ancak siyaset teorisi açısından bakıldığında, inanç eksenli ve esneyemez kırmızı çizgileri olan muhafazakarlık ile bireysel özgürlükleri ve çoğulculuğu savunan demokrasinin uzun süre yan yana yürümesi zaten fıtraten zordu.
Zaman, bu teorik çelişkiyi haklı çıkardı. Özellikle 2008 kongrelerinden sonra partililer, kuruluşlarındaki fikri hedeflerden ve kendilerine entelektüel zemin sağlayan beyin takımlarından hızla uzaklaştılar. Fikir adamlarının, sosyologların ve gerçek stratejistlerin yerini; anlık algıları yöneten sosyal medya danışmanları, PR uzmanları ve anket şirketleri aldı. Çünkü seçmen kitlesindeki beklenti ve teşkilatlardaki dönüşümün etkileri idari mekanizmada ideallerden uzaklaşmaya doğru yeni bir yol ayrımı oluşturdu. Fikri derinliğini kaybeden siyaset, yerini tamamen araçsal ve pragmatik bir yapıya bıraktı. Bu kaybolmuşluk, partinin yol haritalarını belirleyen yeni ekibine büyük bir stratejik üstünlük kazandırdı ve büyük bir alan açtı. Muhafazakar kimlik, yerini entelektüel desteği olmayan, tamamen ekonomik unsurlardan beslenen bir teşkilat yapısına devretti.
Sağ ve solun ortak paydası: Seküler Çıkar Siyaseti
Bugün gelinen noktada bu dönüşüm sadece tek bir partiye özgü değil; sağdan sola, iktidardan muhalefete kadar mevcut tüm siyasi hareketlerin ortak gerçeğidir. Partiler, dini veya ideolojik kutsalları dillerinden düşürmeseler de, perde arkasında tamamen dünyevi ve "seküler" bir çizgide buluşmuş durumdalar.
Günümüz siyasetinde taraftarları konsolide eden ana unsur, ortak bir toplumsal ideale inanmak değil; gelecekte "devlet nimetlerinden" ve kamusal imkanlardan pay alma beklentisidir. Seçmen veya parti üyesi, toplumsal bir devrim ya da kalkınma hamlesi peşinde koşmuyor; kendi desteklediği yapı iktidara geldiğinde elde edeceği ihale, istihdam veya sosyal ayrıcalıklara odaklanıyor. Siyaset, vatandaş ile devlet arasında organik bir bağ kurmak yerine, kamusal kaynakları kendi tabanına dağıtmayı vadeden devasa birer holding gibi çalışıyor.
Bir Güç ve Teşkilat Analizi: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu
Fikirlerin bittiği yerde siyaset, tamamen bir "güç ve organizasyon" mühendisliğine dönüşür. Eğer siyasetin çetrefilli, girift sokaklarından gelmediyseniz, tabanda dirsek çürütmediyseniz, kurduğunuz o pragmatik çark ilk virajda sizi alt eder. Bunun en somut ve güncel örneğini yakın dönemde CHP ve AK Parti’nin liderlik pratiklerinde gördük.
Kemal Kılıçdaroğlu, kendi seçtiği delegelerle gittiği büyük kongrede genel başkanlığı kaybetti. Bu durum AK Parti kadrolarında asla yaşanmaz. Neden mi? Çünkü Recep Tayyip Erdoğan; gençlik kollarından başlayarak belde, ilçe ve il kongrelerinin tozunu yutmuş, siyasetin tüm unsurlarını tecrübe ederek en tepeye çıkmış bir liderdir. Teşkilatın kılcal damarlarını bilir, kadroları bizzat dizayn eder.
Kemal Bey ise bir kaset operasyonuyla genel başkanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren, etrafına örülen o dar halkaya güvendi. Teşkilat geçmişi olmadığı, işin mutfağını bilmediği için kongre dinamiklerine hiçbir zaman tam anlamıyla müdahil olamadı. Süreçleri hep geçmişi olan figürleri yanına alarak yürüttü. Fakat o unuttuğu "teşkilat hafızası", son kongrede karşısına dikildi. Değişimciler ekibi sadece para ve vaatlerle delegeleri çevirmedi; işin arkasında çok daha derin bir intikam senaryosu vardı.
Zamanında Deniz Baykal’ı koltuğından eden süreçte rol oynayan Kılıçdaroğlu, en büyük darbeyi unuttuğu ya da küçümsediği o eski ekibin liderinden, teşkilatın duayeni Önder Sav’dan yedi. Kongre sürecinde Özgür Özel’i alttan alta destekleyen, delege yapısını ve teşkilatın şifrelerini çok iyi bilen Önder Sav, sahne arkasındaki gizli özne olarak siyasetin en eski kuralını hatırlattı: İntikam. Siyasetin mutfağından gelmeyen, tabanın dilini bilmeyen liderler, her zaman bu tip organize ayak oyunlarına yenilmeye mahkumdur.
Belediyeler: "küçük devlet" modelleri ve güç provası
İşte bu yüzden, tabanda fikir kalmayınca güç oyununun en somut laboratuvarı yerel yönetimler haline geliyor. Bugün genel iktidarı elinde tutan güç de, yerel belediyelerde çoğunluğu sağlayan muhalefet de belediyeleri birer yerel kalkınma veya şehircilik üssü olarak görmüyor.
Kazanılan her belediye, partilerin kendi taraftarlarına gelecekteki olası bir genel iktidarda devlet nimetlerini nasıl dağıtacaklarının mini bir provasına dönüşüyor. Güç el değiştirdiği an belediye şirketlerinin yönetimleri, ihaleler, kadrolar ve taşeron işçiler hızla yeni iktidarın yandaşlarıyla değiştiriliyor. Hizmet kalitesi veya liyakat, kaynağın kimin eline geçtiği sorusunun arkasında kalıyor. Herkes "sırasını" bekliyor ve kazanan, ganimeti kendi tabanına dağıtıyor.
Sonuç: siyasetin geleceği nereye gidiyor?
Siyasetin bir vizyon ve değerler üretme merkezinden çıkıp, sadece kamusal güç, ayak oyunları ve finansman bölüşüm mekanizmasına dönüşmesi, toplumda derin bir güvensizlik yaratıyor. Fikirlerin öldüğü, fikir adamlarının dışlandığı ve sadece seküler çıkarlar ile kulislerin konuşulduğu bu düzende, Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya bu pragmatik çark kalıcı bir toplumsal norm haline gelecek ya da bu yapaylığın dışından, siyasetin hem mutfağını bilen hem de topluma gerçekten yeni bir fikri uyanış sunacak yepyeni bir beyin takımı sahneye çıkacak.
Sizce toplum olarak bu pragmatik çarka tamamen teslim mi olduk, yoksa yeni bir fikri hareketin doğuşuna her zamankinden daha mı açığız?
Bence de zamanın hızlı akışını etkileyen faktörler ve bu faktörlerin etkileşimleri yeni gelişmeler ortaya çıkaracaktır
YanıtlaSil