Devlet Aklı, Siyasetin Pragmatizmi ve Vatandaşın Yaralı Vicdanı
Demokratik sistemlerin en büyük vaadi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması ve siyasi mekanizmaların halkın rızasıyla şekillenmesidir. Ancak teoride kusursuz görünen bu işleyiş, pratik siyasette çoğunlukla derin krizlerle sınanır. Son dönemde Türkiye gündemini sarsan "Terörsüz Türkiye" söylemleri ve geçmişin tüm kırmızı çizgilerini bir günde silen radikal politika değişiklikleri, tam da bu krizin merkezini işaret ediyor: Devlet aklı ile vatandaşın vicdanı artık aynı dilde konuşmuyor.
Peki, dün en büyük tehdit olarak kodlanan aktörlerin bugün "çözüm koordinatörü" veya muhatap olarak sunulmasının arkasında ne yatıyor? Daha da önemlisi, bu ani eksen kayması karşısında seçmenin gösterdiği isyan, demokratik bir haktan öte ne anlam taşıyor?
1. Masadaki İki Farklı Refleks: Devletin Pragmatizmi vs. Vatandaşın Hafızası
Devlet, doğası gereği yapısal, uzun vadeli ve soğukkanlı kararlar alan bir mekanizmadır. Güvenlik doktrinleri, Ortadoğu’daki bölgesel jeopolitik riskler, Suriye veya Irak sınırındaki istikrarsızlıklar karşısında devlet aklı "iç cepheyi tahkim etmek" adına pragmatik adımlar atabilir. Siyaset eliyle yürütülen bu süreçte, terör örgütünün tasfiye edilmesi veya silah bırakması amacıyla geçmişin en katı figürleri bile dönemsel birer araç ya da muhatap haline getirilebilir. Devlet bunu "beka adına atılmış rasyonel bir son hamle" olarak rasyonalize eder.
Ancak vatandaşın dünyası makro teorilerden değil, mikro gerçeklerden oluşur. Vatandaş için terör; jeopolitik bir satranç hamlesi değil; toprağa verilen binlerce şehit, paramparça olmuş aileler, gaziler ve ödenen ağır ekonomik-sosyal bedellerdir. Yıllarca toplumsal hafızaya "bebek katili" ve "en büyük düşman" olarak kazınan bir figüre, siyaseten yeni roller veya hukuki statüler tahayyül edilmesi, halkın adalet duygusunda tamiri imkansız kırılmalar yaratır. Devlet geleceği dizayn etmeye çalışırken, vatandaş haklı olarak geçmişin muhasebesini tutar.
2. Temsil Sözleşmesinin İhlali ve Yukarıdan Aşağıya Dayatma
Siyaset biliminde oy vermek, seçmen ile siyasi parti arasında yapılan yazılı olmayan bir temsil sözleşmesidir. Vatandaş sandığa giderken bir partinin tüzüğüne, tarihsel misyonuna ve liderinin meydanlarda verdiği tavizsiz vaatlere oy verir. Özellikle milliyetçi ve muhafazakar taban, varoluşsal kimliğini terörle mücadele ve devletin bölünmez bütünlüğü üzerine inşa etmiştir.
Seçim meydanlarında en sert retorikleri kullanan, kırmızı çizgileri en kalın hatlarla çizen siyasi iradenin, seçim bittikten sonra seçmene hiç danışmadan, rızasını almadan tam tersi bir istikamete yönelmesi açık bir siyasi dayatmadir. Vatandaş, "Ben bu politikaya onay vermedim, oyumu bu amaçla kullanmadım" dediğinde, önünde bu kararı hemen değiştirebileceği demokratik bir mekanizma bulamaz. Bu durum, bireysel oy hakkını değersizleştiren ve seçmeni sadece sandık günü hatırlanan bir figürana dönüştüren yapısal bir krizdir.
3. Bir Seçmenin İsyanı Neden Haklı ve Meşrudur?
Bu topraklarda milli hassasiyetleri yüksek olan, örneğin MHP’ye veya benzer çizgilere oy vermiş bir vatandaşın bugün sergilediği isyan, sadece basit bir görüş ayrılığı değildir. Bu isyan, ahlaki, vicdani ve hukuki açıdan tamamen haklı, rasyonel ve meşru bir reflekstir.
Siyaset kendi rasyonelliğini "yukarıdaki gizli raporlara ve büyük devlet stratejilerine" dayandırabilir. Ancak sokaktaki insanın ahlaki rasyonelliği çok daha yalın ve nettir: "Şehitlerin aziz hatırası ve adaletin temel ilkeleri pahasına hangi beka satın alınabilir?"
Kendini aldatılmış, iradesi ipotek altına alınmış ve inançları siyasi konjonktüre feda edilmiş hisseden bir seçmenin öfkesi, sağlıklı bir toplumsal vicdanın en net kanıtıdır. Bir liderin dün söylediği ile bugün yaptığı arasında 180 derece fark varsa, o lidere güvenerek geleceğini emanet eden vatandaşın sorgulaması ve sırt çevirmesi, demokratik kültürün en asil hakkıdır.
Sonuç: Vicdanı Ezerek İnşa Edilen Bir Gelecek Mümkün mü?
Siyaset mekanizması, yukarıda aldığı kararları medya gücüyle veya beka söylemleriyle topluma rıza gösterilmesi gereken birer ödev gibi sunabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, hukukun üstünlüğü ilkesini ve toplumun adalet inancını zedeleyerek atılan hiçbir adım kalıcı bir huzur getiremez.
Devlet ile vatandaşın ayrı düşmesi, bir ülkenin başına gelebilecek en büyük iç krizlerden biridir. Vatandaşın haklı isyanını duymayan, şehit ailelerinin ve gazilerin yaralı vicdanını göz ardı eden bir "terörsüzlük" tasarımı, kağıt üzerinde bir başarı gibi görünse de toplumsal barışı kökünden dinamitleyecektir. Günün sonunda asıl sormamız gereken soru şudur: Siyaset yukarıda kendi oyununu kurarken, aşağıda un ufak olan toplumsal adaleti kim, nasıl tamir edecektir?
Yorumlar
Yorum Gönder