AVRUPA GENÇLİĞİ GECE YARISINA KADAR NEDEN MÜZE SIRASI BEKLER?

Avrupa Gençliği Gece Yarısına Kadar Neden Müze Sırası Bekler?

Geçtiğimiz günlerde İtalya ve İspanya’daki kültür festivallerinden gelen bazı fotoğraflar sosyal medyada önüme düştü. Roma’da gece yarısına kadar düzenlenen bir "Gece Müzeciliği" etkinliğiydi. Saat gecenin ikisi, dışarıda hafif bir esinti var ve Kolezyum’un, Vatikan’ın önünde ucu bucağı görünmeyen devasa kuyruklar oluşmuş. En dikkat çekici detay neydi biliyor musunuz? O kuyrukların neredeyse tamamı gençlerden oluşuyordu. On sekiz yirmi beş yaş arası binlerce genç, cuma gecesini bir barda ya da kulüpte geçirmek yerine, ellerinde kahveleriyle müze kapısında saatlerce beklemeyi tercih etmişti. Aynı tablo İspanya’da da geçerliydi.

Peki, Avrupa gençliği gece yarısına kadar neden müze sırası bekler? Bu ülkelerdeki gençlik bu yüksek kültürel olgunluğa ve estetik kaliteye nasıl ulaştı? Daha da önemlisi; bizde bir genç benzer bir kültürel etkinliğe yöneldiğinde neden hemen arkasından "Başımıza entel kesildin!" fısıltıları yükseliyor? Bu duvarı nasıl yıkabiliriz?

Avrupa gençliğinin müze kapılarına akın etmesi bir tesadüf ya da genetik bir kod değil. Arkasında tamamen bilinçli tasarlanmış bir devlet ve toplum politikası var. Örneğin İspanya’da on sekiz yaşına giren her gence devlet dörtyüz Euro değerinde bir "Genç Kültür Bonusu" veriyor. Bu para sadece tiyatroda, müzede, konserde ve kitapçıda geçiyor. Devlet gence bu yolla doğrudan şu mesajı veriyor: Sen artık bir yetişkinsin ve yetişkinliğin ilk şartı kültürle bağ kurmaktır.

Bununla birlikte orada müzeler sessizce gezip tarihi tahta sıralara bakılan sıkıcı depolar olarak kurgulanmıyor. Müze gecelerinde içeriye DJ’ler kuruluyor, caz grupları çalıyor, gençler tarihi atmosferin içinde eğleniyor ve sosyalleşiyor. Kültür onlar için bir ödev değil, doğal bir yaşam tarzı haline geliyor.

Bizim toplumumuzda ise kültür ve sanat uzun süre halktan kopuk, sadece elit bir zümrenin işi gibi pazarlandı. Bu yüzden bugün bir genç sinemaya, sergiye veya tarihe merak saldığında akran baskısıyla, yani bir nevi mahalle baskısıyla karşılaşıyor. Dışlanmamak ve etiketlenmemek için o da kültürel ilgilerini gizlemek zorunda kalıyor. Bu kısır döngüyü kırmanın ve bu kaliteli öğrenmeyi içselleştirmenin yolu, kültürü fildişi kulelerinden indirip somut projelere ve üretime dönüştürmektir.

Kültür artık sadece konuşulan değil, üretilen bir değer olmalıdır. Kültür bilmek boş bir entelektüellik göstergesi değildir. Bugün dünyanın en çok satan dijital oyunları tamamen mitoloji ve tarih üzerine kurulu. Kendi tarihini, mitolojisini bilen bir genç bunu kodlamayla ve oyun tasarımıyla birleştirdiğinde ortaya milyar dolarlık girişimler çıkıyor. Kültür bilen genç, boş konuşan değil, katma değer üreten gençtir.

Aynı zamanda sokak kültürü ile klasik kültürün sentezini de doğru yapmak gerekiyor. Gençlerin sevdiği rap müzik, kaykay, graffiti veya e-spor gibi unsurlar, antik kentlerle ve müzelerle harmanlanmalıdır. 

Antik bir tiyatroda elektronik müzik festivali yaptığınızda, orası entellerin yeri olmaktan çıkar, herkesin gitmek istediği havalı bir merkez haline gelir.

Kültürüne sahip çıkan, geçmişin estetiğini cebine koyup geleceğin teknolojisine yürüyen bir gençlik, bir ülkeyi sadece ekonomik olarak büyütmez; onu küresel bir çekim merkezine dönüştürür. Gençlerimizin üzerindeki o vizyonsuz entel etiketini söküp atmanın yolu, onlara kültürü bir tüketim nesnesi değil, dünyayı değiştirme ve girişimcilik aracı olarak sunmaktır. Müzeler yaşayan alanlara dönüştüğünde, devlet kültürel bütçeyle gençliğin arkasında durduğunda ve kültür teknolojiyle birleştiğinde; o Roma'daki kuyrukların aynısını bu topraklarda da göreceğiz. Çünkü bu coğrafyanın köklerinde yatan kültürel zenginlik, dünyanın hiçbir yerinde yok; sadece onu doğru işlemeyi bekleyen dinamik bir gençliğe ihtiyacımız var.

Eğitim sistemimizden ve kültür politikalarımızdan sorumlu olan bakanlarımızın yapması gereken genç neslimize bu topraklardaki varlığın bizlere ait olduğunu anlatmak. Bugün köklerini orta Asya da arayan bir gencin Anadolumuzun tüm kültürel mirasına sahip çıkmasını beklemek tam bir AHMAKLIK olur. Öncelikle bu toprakların tarihine ve üzerinde yaşayan tüm medeniyetlere ait eserlerin bu topraklara ait olduğunu anlatacak ve koruması gerekenlerin de bu vatanın evlatları olacak mantığını şüpheye yer bırakmadan çocuklarımıza gençlerimize anlatmalıyız. Troya müzesinde yaşanan o topraklarda ki yerleşik halkın adetlerinin ve yaşam biçimlerinin o gün yaşayan halk ile birebir örtüşmesinin toplumsal hayat sürekliliğini ve kültürel aktarımdaki kesintisizliği izah etmeliyiz. 

Bugün oradakiler kendilerini yörük diye tanımlarlar ama yüzyıllar önce orada yaşayanların kültürel devamlılığını sağladıklarından haberleri yoktur. Bu farkındalığı sağlamak ise devlet politikasında yapılması gereken reformlarla mümkündür. 

Yatırımı gelecek nesillere yapmak ilelebet payidar kalacak bir devletin oluşmasında ki en önemli unsurdur.

Bu sebeple BAĞIMSIZ devletlerin sadece ekonomi bağlamında bir özgürlük temasını işlemeleri kısmen eksik tanımdır. EĞİTİMDE BAĞIMSIZLIK tamamlayıcı bir tanım olacaktır. Ülkemin politikalarında  bu değişikliklerin en kısa zamanda yapılması temennilerimle güzel bir gelecek diliyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MUHAFAZAKAR DEMOKRAT MI? SEKÜLERİZM Mİ?

DİJİTALİPEK YOLU: TÜRKİYE

HERŞEY BU TOPRAKLARDA DOĞDU VE DÜNYAYA BU TOPRAKLARDAN YAYILDI-2