Dünyada Göç Stratejileri Ve Sömürgenin Evrimleşmesi
Dünyanın yaşı itibari ile insan nüfusu hızlı bir artış göstermemiştir. Bu sayısal değerler dikkate alındığında belli başlı sebepler ön plana çıkar. Savaşlar, hastalıklar ve üreme hızı ve hayatta kalma süresi gibi insan nüfusunun artmasını engelleyen birden çok etkiler görülmüştür. İlk yazılı kayıtlardan öğrendiğimiz üzere sömürge ve göç Sümerliler ’in, Asurluları kendi topraklarında bedensel olarak çalışmaları için gerçekleşmiştir. Hepimizin bildiği gibi tarihteki en önemli göç dalgalarından biri Roma İmparatorluğunu yıkan Hun imparatorluğunun istila amacıyla Avrupa’ya doğru ilerlemesinden kaynaklı; önüne kattığı toplumların hareket etmesi ile yaşanmıştır. Bütün bu göç dalgalarının sebepleri gibi sonuçları da incelenmiş ve günümüzde bir çok kaynakta yer almıştır. Dünya nüfusunun her şeye rağmen bu olaylarda dahi dengede kalmış olmasının nedenleri insan faktörüne bağlı olduğu gerçeği ile açıklanabilir. Ancak dünyanın yaşına oranla nüfusunun yatay seyrine etki eden çok önemli bir unsur var ki, sonucunda uzun süren bu yatay nüfus artış gidişatını sonlandırmış; dünya nüfusunun artmasına doğrudan etki etmiştir. Bu süreci tetikleyen en önemli olay SANAYİ DEVRİMİDİR. İş gücündeki rahatlama, makineleşme insanların yaşamsal olarak hayatta kalma sürelerini uzatmış, konfor ve zenginlik, tarımsal alandaki beden gücünün yerine makineleşmenin getirdiği yaşamsal rahatlık ve boş zamanın artması gibi kolaylıklar üremeyi hızlandırmış, gelişen bilim ve tıp alanlarındaki hayat konforu ile de hastalık gibi sebeplerden kaynaklı nüfus azalmasını engellemiştir. Avrupa da yaşanan büyük salgınları ve dünyanın sömürgeleşmesi süresinde yaşanan hastalıkların da kıtalar arası yer değiştirmeleri sonucu dünyanın yaşadığı büyük kayıpları da düşünürsek nüfus hızına etki eden etkenlerin ortadan kalkmasıyla büyük bir nüfus artışı yaşanması kaçınılmazdı. Bu dönemde dünyanın var olduğu ve bilinen insan varlığından beri yatay seyreden ve denge de ilerleyen dünya nüfusu artışının yukarı yönde hareketlendiğini görüyoruz. Teknolojik gelişmeler ile yapılan yeni keşifler, oradaki zenginliklerin ve insan varlığının daha hızlı yer değiştirmesine olanak sağlayan ulaşım araçlarının icadı ile istihdam da oluşan bolluk, tarımsal alanlarda yaşayan varlıklı toplumların oluşmasına ve nüfusun artmasına doğrudan etki etmiştir.

Sanayi devriminden sonra ki süreçlerde ise artan nüfusun en başta tarımda ki yeterli arazinin de olmaması sebebiyle zenginleşen toplumların da yaşam konforları ve şartlarına olumsuz etkileri başladı. Nüfus artmaya devam ediyor, ilerleyen yıllarda da kaynakların yetmemeye başlamasına ve bu sebeple bir çok iç çatışma ve huzursuzluklara sebebiyet veriyordu. Sanayi devriminin ikinci çeyreğinden sonra ilk göç hareketi İngiltere ve Avrupa dan Amerika kıtasına olmuştur. İlk olarak yaşam konforları daralan ve artan nüfus sebebiyle varlıklı İngiliz ve Avrupalılar Amerika kıtasına göç etmişlerdir. Bu göç ekonomik olarak varlıklı toplumdan, yoksul topluma doğru yaşanan göç olarak adlandırılır. Daha sonra hızla artan Avrupa nüfusunun adresi yine bu kıtaya olacaktır. Zira geniş arazilerin işlenmesi ve tarımsal faaliyetlerin yerine getirilmesi madencilik ve teknolojik gelişmelerin hızlı şekilde yapılabilmesi için insan faktörüne duyulan ihtiyaç, fakirleşen ve artan nüfusu ile Avrupa için bir kurtuluş olmuştur.
Thomas Robert Malthus (1766-1834) nüfus teorisine göre “ nüfus katlanarak artarken, nüfusu besleyen kaynaklar aritmetik oranla artar”; Oluşan bu dengesizlik, aşırı bir nüfus artışını beraberinde getirecek böylece kıtlık, savaşlar, salgın hastalıklar gibi nedenler sonucunda fazla nüfusun yok olması kaçınılmaz olacaktır. Bu teori döneminde çok ses getirse de ilerleyen dönemlerde karşı teorilerde çıkmıştır. Ancak günümüzde Malthus ’un bu teorisi; artan nüfusun önlenmesi açısından yapılan doğum kontrolü, savaşlar ve salgın hastalıkların varlığının kapitalizmi destekleme ve yığınların sefaletini yatıştırma aracı olarak gören Neo- Malthus’cu görüş olarak yer almaktadır. Kapitalizm bağlamında değerlendirmelerin özellikle denge unsuru olarak komünizmin çökmesi ile tek mutlak sistem olarak dünya da yayılmasını ve orantısız bir biçimde tüm ülkelerde hakimiyet kurmaya başlamasının sonuçlarını da iyi analiz etmek gerekmektedir. Sömürge düzeninde nüfus artışının, ekonomik sıkıntıların ve kaynakların yetmemesine başlıca sebep olarak durması, bizlerin bu sistemde nasıl pozisyon almamız gerektiği konusunda da bir çok veriyi sağladığını da unutmamalıyız. İnsanlık yeni dönemde toplumsal veriyi elinde tutarak güç olunacağını yakın zamanda yaşadığı krizlerden öğrendi.* Big Data’yı elinde tutanın yeni dünya düzeninde tüm sistemi yöneteceğini asla unutmamak gerekiyor. İnsanın bedensel (kölelik sistemi) olarak kullanılması, sömürgelerin de insan kaynağını sağlayan en önemli merkezler konumunda olması, zaman içerisinde sömürülen ve geldiği ülkenin bir unsuru olarak yerleşen bu kitlenin, kendi kültürünü terk etmeyip üreme alışkanlıklarını devam ettirmesi başka bir sorunu da beraberinde getirmiştir.
Sömürge düzeni teknolojik gelişmeler neticesinde salt insan gücünün yanında özellikleri olan bugün mavi ve beyaz yaka diye tanımladığımız iş gücüne ihtiyaç duymaya başladığında, insan gücünü kendi topraklarına getirmek yerine kapitalist yaklaşımın gereği pozisyonu nu hızla değiştirmiş ve yeni stratejileri uygulamaya koymuştur. Milliyetçilik akımının Fransız devriminden sonra başlayan Avrupa’daki devletleşme ve ulus devlet fikri sömürgelerde oluşturularak kendi kendilerine yönetebilecekleri fikri topluma enjekte edilmiş “sözde bağımsızlık” fikirlerinin yaygınlaştırılması ile yönetimleri kendilerinin belirlediği ancak halkın kendini yönettiğini zannettiği ilkel ve geri kalmış diktatör devletleri meydana getirmişlerdir. Bunun amacı sömürge ve kölelik sisteminin kendi devletlerinde ortaya çıkardığı sorunları tamamen ortadan kaldırmak ve yeni ihtiyaç duydukları kaliteli eğitimli ve nitelikli iş gücünü yerinde seçerek içeriye almak şeklinde yapılmasıydı. Böylelikle eğitim, vatandaşlık hakları ve tüketim ve nüfus konusunda maliyetlerin düşürülmesi ve olası demografinin hem devleti hemde inanç noktasında korunmasını sağlamaktı. Aslında her şey yeni kölelerin eğitilmelerinin güvenliğinin sağlanmasının, beslenmesinden kaynaklanan maliyeti kendi topraklarının dışında sömürülen topraklarda karşılanmasıydı. Ancak 100 yıl sonra değişen dünyada yeni bir akım başladı milliyetçilik ve özgürlük kavramları ile bilinçlenen sömürgeler, kendi haklarını almak için harekete geçtiler. Bu sebeple varlıklı toplumların gelip kendi zenginliklerini sömürerek elde ettikleri konfor ve yaşam tarzına ortak olmaları gerektiği inancı ile yoksul toplumlar varlıklı toplumlara göç etmeye başladılar. Salgın hastalıkla, gıdaya erişimim zorlaşması, savaş ve iç karışıklıklardan kaynaklanan göç hareketleri kontrol edilemez bir şekilde Avrupa’nın zenginliğini tehdit eder hale geldi. Sınırlarını kaldıran Avrupa da bugün nüfus artış hızının tek kontrol eden kesimi mülteci ve yabancılardan oluşmakta ve bu Avrupa’nın geleceği açısından da büyük tehdit unsuru.
Göçmenlerin yerlerinde kalmasını sağlamak için uygulanan, duvarların örülmesi, sınırların güvenliğinin ve geçirgenliğinin askeri ve özel güçlerle kontrol altında tutulması, deniz yoluyla mülteci akınlarının engellenmesi yönteminin ne kadar başarılı olduğu konusu tartışmaya açıktır. Görünen şudur ki dünyanın gördüğü iki dünya savaşının sonucunda her otuz yılda dünya nüfusunun %45 i yok olmuş olmasına karşın; engellenemeyen bu artışın, sömürgelerin kontrol edilemeyen ekonomik yükselişlerini, kapitalizmin genişlemesine hizmet etmekten başka hiçbir işe yaramamıştır. Dünya nüfusunun azalması ne silah sanayi ne ilaç sanayi ne de gelişmiş teknolojik ürünlerin pazarının daralması sonucunda kapitalizmin işine yarayacaktır. Bütün bu olayların sonucunda, Dünya salgın hastalıklar, yaşanan savaşlar ve sonuçları itibariyle sömürge sisteminin şeklinin değişmesine zemin hazırlayacaktır. Nüfusun artmasının istenmesinin altında; Avrupa ve Asya da kontrolsüz artması ile yaşanacak yeni göç dalgalarının devletleri terbiye etmek, kontrol altına almak, ekonomik olarak baskı altına alarak siyasi istikrarsızlık üzerinden idareyi kendine uygun dizayn etmektir. Bu işgal edilen devlet mantığından daha çok kendini özgür ve bağımsız bir devlet gören milletlerin, kendi seçtiklerini zannettikleri idareciler vasıtasıyla sistemin sömürgesinde kalmalarını sağlamaktır.
Tek dünya stratejisine uygun gelişmelerin ilki ve sınırların ortadan kaldırılmasına yönelik ilk deneme AB çatısı altında gerçekleşti. Para da birliğin sağlanması ile yeni bir Avrupa dizayn edildi. Rusya da yapılan toplumsal reformlar, ekonomik işbirlikleri ve Çin deki ekonomik gelişmeler, yüksek teknolojilerin üretilmesi ile rekabetin artmasına bağlı olarak, küreselleşmenin yayılma hızı yeni oluşumların ihtiyaç olduğunu ortaya çıkardı. Rusya ve Çin bloğuna önlem almak amacıyla başlayan AB projesi bugün beklenen performanstan çok uzak. Kurulan bu birliğin siyasal yapısı bugün aşırı sağ ve milliyetçilik unsurları tarafından tehdit edilir düzeye geldi. Bu sebeple tarihin derinliklerinde Avrupa’da yaşanan savaşların (30-80 yıl savaşları)ne denli kanlı ve vahşete varan sıkıntılara yol açtığı bilinirken bu aşırı milliyetçilik siyasi iktidarı ele geçirirse tarihin tekerrür etme ihtimali bile tüm dünyayı tedirgin etmekte. AB eğer tasfiye edilecekse yada yeniden yapılandırılacaksa oluşacak yeni göç politikaları bu sebeple büyük önem taşımaktadır. AB lokomotifi konumunda olan Almanya bugün sanayileşmedeki hızına, üretimdeki yüksek performansına karşılık , iç tüketim ve dış pazardaki payını bu oranlara göre ayarlamak ve yeni pazarları da ülke sınırları dışında aramak zorunda. Bugün Dünyanın dev şirketlerine sahip Alman sanayisi, ürettiği otomobilin %80’ ini kendi ülkesinin dışına satıyor. Üretmek sadece tek başına bir başarı değildir. Üretimin yanında pazar dengesini de oluşturmak zorundasınız. Kendi toplumlarında yaşlı bireylerin harcama ve tüketme alışkanlıkları da değiştiğinden, genç nüfusun oluşması devletlerin tüketim dengesi ve ekonomik istikrarı açısından büyük önem arz etmektedir. Tüm ekonomik sisteminizi dış ticaret üzerinden konumlandırmak, iç ve dış ticaret dengesinde bozulmasına sebep verir, bu yönetilebilir bir devlet ekonomisini elinizde tutmanıza imkan vermez. Dış pazar bağımlılığı da sizi pazar sahibi devletlerin yaptırımları üzerinden kontrol edilebilir bir ekonomiye sahip olmanız tehditti ile yüz yüze bırakır. ABD ürettiği otomobilin %85 ini kendi ülkesindeki vatandaşlarına satarak üretim ve pazar dengesini kendi sınırlarında tutmaya ve küreselleşmeden kaynaklı kontrollü ekonomik dengelerin oluşmasına odaklanmaktadır. Küreselleşmenin, kapitalizmin, devletlerin göç politikalarını belirlemelerinde, bu ekonomik özgürlükler üzerinden kontrolünü göz ardı etmemek gerekir. Yakın zamanda ulus devlet-şirket devlet kavramlarının arasında yaşanan güç mücadelesinin sonucunda başlayan savaşlar ve salgın hastalıkların desteği ile göç hareketlerinin engellenmesi sınır kapatmak ve diğer önlemlerle mümkün görülmüyor. ABD -Meksika göç sorunun içeride oluşturduğu huzursuzluk kıta da yaşanan diğer göç dalgalarının ekonomik rahatlık ve sömürge sisteminin sonlanmasına bağlı olduğu apaçık ortadadır.
Bu sebeple ülkelerin göç politikalarını belirlerken kendi menfaatlerini gözeteceklerini düşünmek tek başlarına bir politika yürüteceklerini düşünmek küresel politikalar üretenlerin bu duruma sessiz kalacağına inanmak gerçeklikten çok uzak bir fikirdir.Yapılması gereken ülkelerin jeopolitik konumlarına göre stratejiler belirlemesi, küresel aktörlerin içeresinde yer alması ve ortak politikaların oluşturulmasına etkili bir dış politika yürütmesi gerekmektedir. Aksi durumda ülkelerin yıllardır oluşan toplumsal demografik yapıları düzelmeyecek şekilde bozulacak ve parçalanmaya gidecek bir sosyo-politik yapının oluşması kaçınılmaz olacaktır. Bu sebeple nüfus artış hızı önem arz etmektedir. Bugün tehlike görünmeyen, ekonomik olarak ve istihdam açısından da kısmen faydalı olduğu düşünülen göç politikaları, ileride ulusal güvenlik sorunu olacağından endişe edilmemelidir.





Yorumlar
Yorum Gönder